Güzel Bir Gündü
Ev hiç bu kadar soğuk olmamıştı daha önce. İçini titreten bir şeyler vardı bugün, soğuğa yormak işime geldiğinden üşüdüğümü düşündüm önce. Aklıma getirmek istediğim son şeydi gerçekler. Çünkü bana neler yapacaklarını biliyordum. Onları kovmaya çalıştım saatlerce, ama her zamanki gibi başaramadım.
Kendimi oyalamanın iyi bir fikir olmasını umarak kitaplığıma yürüdüm. Maketlerime göz gezdirdim. Hayır, fazla zahmetli bir uğraş olacaktı şu an için. En iyisi kitapların uğultulu dünyasına dalıvermekti. Neruda'nın Kuruntular Kitabı ile Borges'in Kum Kitabı arasında seçim yapmakta zorlandım. Neruda, bir kaç kadeh Bacardi ile iyi gidecekti. Epeydir temizliği boşladığımdan toz tutmuş rafa işaret parmağımla bir daire çizip, kitabı diğerlerinin arasından çekip aldım. Kitap öndeki resim çerçevelerinden birisini yere düşürdü. Kırılan cam etrafa uğursuzca dağıldı; o bile toplanmak istemiyordu. Bıraktım kendi haline ve salona geçmeye yeltendim.
Salonun loş ışık altındaki görünümü birden içimi kaldırdı. Bir zamanlar burada ağırladığım dostlarım geldi aklıma. Ne dostlar ama. Her biri ayrı bir çizik attı hayatıma. Cam kesiği gibi, sızım sızım sızlatan, kanaması durmak bilmeyen. Dayanamadım; Bacardi şişesi ile bir kadeh alıp çalışma odasındaki masama bıraktım ve banyoya geçtim.
Saçlarımın beyazlıyor olmasına neden şaşırıyordum ki? Sıkıntıdan tabi ki. Yoksa henüz o denli yaşlanmadım. Zaten başından beri beni öldürecek olanın sıkıntı olduğunu bilmiyormuşum gibi. Ee, dostlarla sevenler sağolsun. Yıllardır yaptığım şeyi yapıp, saçımı ıslattım ve biraz jöle ile çeki düzen verdim kendime. Ne olursa olsun, saçlarım iyi görünmeliydi. Bunu yaparken kızdım kendime, dikkatsiz davranıp kitabın kenarını ıslatmıştım.
Mutfağa uğrayıp, kola ve buz aldım. Bacardi'nin hakkını vermek lazımdı. Buzları bir beze sardım, normalde üşenir yapmazdım bunu. Sonra ince ince olana dek tezgaha vurup kırdım ve bir kaseye boşalttım hepsini. Ve çalışma odasına döndüm.
Berjere kurulmadan önce tüm hazırlıklarımı yaptım: Ceviz fis-kos sehpasının üzerine şişeleri, doldurduğum kadehimi, kitabımı ve bir kalem ile boş beyaz sayfaları koydum. Müzik setini açtım, en sevdiğim şarkılardan oluşan kendi hazırladığım cd'yi yerleştirip koltuğa geçtim.
Kitabın sayfalarını karıştırıp rastgele şiirler okumaya başladım. Okumak, her zaman yazmamı kolaylaştırıyordu. Sanki aklımın pası gidiyordu. Gerçi yazdıklarımı hiç bir zaman beğenmemiştim, edebi olabildiğime inancım sıfırdı. Ama bir yandan da memnundum, çünkü okuyacak olan olursa, ağdalı tariflerde yorulsun istemiyordum, o yüzden kolaydı yazdıklarımı okumak; en azından benim için. Yine aynı niyetle karalamaya başladım süt beyazı sayfaları. Yazdıklarımı beğenmediğimde sanki o sayfaları kirletiyormuş gibi hissetsem de, bugün bir önemi olmayacaktı nasılsa.
En kötüsü neydi, hatırlamaya çalıştım. Herkesin değişmez tavrı mı, kaderin kötü cilveleri mi, değişmeyen talihsizlikler zinciri mi, yoksa kendi şaşmaz dengesizliğim mi? Ne farkederdi ki? Zaten yazdıklarım da bir halta benzemiyordu, bunları düşündükçe zırvalamaya başlamıştım. Kağıdı ve kalemi sehpaya bıraktım. Sigarama uzandım. Kahretsin, onu almayı unutmuştum. Bardağı bir kerede dikip yerimden hızla kalktım, başımın döneceğini bilerek. İlk bir kaç adımda sendeleyip hızla mutfağa gittim ve sigaramla kültablamı alıp koltuğuma döndüm.
Sigara biraz daha beklesem beni öldürecek şeylerden birisi olacaktı, orası kesin. Hatta acımasızca can çektirecekti uzun süre. Kanserin aşamalarının çok ağrı ve acı dolu olduğuna şahit olmuştum, zaman olsa benim başıma da bu gelecekti muhtemelen. Bu yüzden sigarayı yakmadan bir süre baktım ona, dalga geçer bir sırıtış yüzümün orta yerinde: "alt edemedin beni".
Şişe bitmek üzereyken vücuduma hakimiyetim de azalmıştı. Kitabı yere fırlatıp atmıştım, şarkılar dönüp dururken elimle tempo tutuyor, bildiklerimin sözlerini mırıldanıyordum. Sigaraları ucuca eklemiştim, paket bitmek üzereydi. Ve sonunda beklediğim an geldi: The Cranberries'in No Need to Argue parçası başladı. Şarkı uzun değildi, o yüzden elimi çabuk tutmam gerekiyordu. Bir şeyler yazamamıştım ama umursamıyordum artık. Doğarken de mektupla doğmamıştım nasılsa.
Yavaş ve dengemi bulmaya çalışır biçimde oturduğum yerden kalkmadan yandaki dolabın en alt çekmecesine uzandım. Çekmeceyi zorlanarak açıp siyah kadife kaplı kutuyu aldım. Çekmeceyi kapatmayı düşündüm ama açık kalmasına kimsenin bozulmayacağını düşünüp açık bıraktım. Kutuyu kucağıma alıp, kadifesini okşadım usulca. Kapağını açıp Glock marka tabancayı yuvasından çıkardım. Şarşörü yerine takıp silahı elimde tarttım. Emniyet kapalıydı, dikkatlice açtım. Bardağın dibindeki son yudumu dikip sigaradan son bir nefes çektim. Namluyu şakağıma dayadım, ama aklıma bu şekilde merminin kulak boşluğumdan geçip diğer taraftan çıkabileceği geldi. Sonuç son derece sevimsiz olabilirdi. Her şeyden önce eylemim amacına varamazdı. Ancak namluyu ağzıma sokmak da çirkin geliyordu. Kafamın arkasından çıkacak kurşunun ortalığı rezil edeceği aşikardı. Hiç olmazsa sonuç daha garantiliydi. Namluyu ağzıma soktum, şarkı da sona yaklaşmıştı. Bir kaç saniye düşündüm. Düşünmek, hele böylesi bir anda iyi değildir. Caymaya eğilim artar. O yüzden hüzünlü şeyleri değil, gideceğim yerde daha mutlu ve mümkünse biraz huzurlu olacağımı düşündüm. Dostlar olmayacaktı orada, yada sevenler. Hiçlik olacaktı. Bana zarar verecek hiç bir şey olmayacaktı. Beni bulduklarında neler olacağını da düşünmedim, onların bunun olacağını düşünmedikleri gibi.
Tetik düştü. Ve de bir melek düştü gökyüzünden hiçliğin ortasına.. Yeni bir rüyanın başlayabilmesi için. Her şeyden öte, güzel bir gündü.
Eray ÇINAR; 20/03/2007