30/5/2007

Güzel Bir Gündü

Ev hiç bu kadar soğuk olmamıştı daha önce. İçini titreten bir şeyler vardı bugün, soğuğa yormak işime geldiğinden üşüdüğümü düşündüm önce. Aklıma getirmek istediğim son şeydi gerçekler. Çünkü bana neler yapacaklarını biliyordum. Onları kovmaya çalıştım saatlerce, ama her zamanki gibi başaramadım.

Kendimi oyalamanın iyi bir fikir olmasını umarak kitaplığıma yürüdüm. Maketlerime göz gezdirdim. Hayır, fazla zahmetli bir uğraş olacaktı şu an için. En iyisi kitapların uğultulu dünyasına dalıvermekti. Neruda'nın Kuruntular Kitabı ile Borges'in Kum Kitabı arasında seçim yapmakta zorlandım. Neruda, bir kaç kadeh Bacardi ile iyi gidecekti. Epeydir temizliği boşladığımdan toz tutmuş rafa işaret parmağımla bir daire çizip, kitabı diğerlerinin arasından çekip aldım. Kitap öndeki resim çerçevelerinden birisini yere düşürdü. Kırılan cam etrafa uğursuzca dağıldı; o bile toplanmak istemiyordu. Bıraktım kendi haline ve salona geçmeye yeltendim.

Salonun loş ışık altındaki görünümü birden içimi kaldırdı. Bir zamanlar burada ağırladığım dostlarım geldi aklıma. Ne dostlar ama. Her biri ayrı bir çizik attı hayatıma. Cam kesiği gibi, sızım sızım sızlatan, kanaması durmak bilmeyen. Dayanamadım; Bacardi şişesi ile bir kadeh alıp çalışma odasındaki masama bıraktım ve banyoya geçtim.

Saçlarımın beyazlıyor olmasına neden şaşırıyordum ki? Sıkıntıdan tabi ki. Yoksa henüz o denli yaşlanmadım. Zaten başından beri beni öldürecek olanın sıkıntı olduğunu bilmiyormuşum gibi. Ee, dostlarla sevenler sağolsun. Yıllardır yaptığım şeyi yapıp, saçımı ıslattım ve biraz jöle ile çeki düzen verdim kendime. Ne olursa olsun, saçlarım iyi görünmeliydi. Bunu yaparken kızdım kendime, dikkatsiz davranıp kitabın kenarını ıslatmıştım.

Mutfağa uğrayıp, kola ve buz aldım. Bacardi'nin hakkını vermek lazımdı. Buzları bir beze sardım, normalde üşenir yapmazdım bunu. Sonra ince ince olana dek tezgaha vurup kırdım ve bir kaseye boşalttım hepsini. Ve çalışma odasına döndüm.

Berjere kurulmadan önce tüm hazırlıklarımı yaptım: Ceviz fis-kos sehpasının üzerine şişeleri, doldurduğum kadehimi, kitabımı ve bir kalem ile boş beyaz sayfaları koydum. Müzik setini açtım, en sevdiğim şarkılardan oluşan kendi hazırladığım cd'yi yerleştirip koltuğa geçtim.

Kitabın sayfalarını karıştırıp rastgele şiirler okumaya başladım. Okumak, her zaman yazmamı kolaylaştırıyordu. Sanki aklımın pası gidiyordu. Gerçi yazdıklarımı hiç bir zaman beğenmemiştim, edebi olabildiğime inancım sıfırdı. Ama bir yandan da memnundum, çünkü okuyacak olan olursa, ağdalı tariflerde yorulsun istemiyordum, o yüzden kolaydı yazdıklarımı okumak; en azından benim için. Yine aynı niyetle karalamaya başladım süt beyazı sayfaları. Yazdıklarımı beğenmediğimde sanki o sayfaları kirletiyormuş gibi hissetsem de, bugün bir önemi olmayacaktı nasılsa.

En kötüsü neydi, hatırlamaya çalıştım. Herkesin değişmez tavrı mı, kaderin kötü cilveleri mi, değişmeyen talihsizlikler zinciri mi, yoksa kendi şaşmaz dengesizliğim mi? Ne farkederdi ki? Zaten yazdıklarım da bir halta benzemiyordu, bunları düşündükçe zırvalamaya başlamıştım. Kağıdı ve kalemi sehpaya bıraktım. Sigarama uzandım. Kahretsin, onu almayı unutmuştum. Bardağı bir kerede dikip yerimden hızla kalktım, başımın döneceğini bilerek. İlk bir kaç adımda sendeleyip hızla mutfağa gittim ve sigaramla kültablamı alıp koltuğuma döndüm.

Sigara biraz daha beklesem beni öldürecek şeylerden birisi olacaktı, orası kesin. Hatta acımasızca can çektirecekti uzun süre. Kanserin aşamalarının çok ağrı ve acı dolu olduğuna şahit olmuştum, zaman olsa benim başıma da bu gelecekti muhtemelen. Bu yüzden sigarayı yakmadan bir süre baktım ona, dalga geçer bir sırıtış yüzümün orta yerinde: "alt edemedin beni".

Şişe bitmek üzereyken vücuduma hakimiyetim de azalmıştı. Kitabı yere fırlatıp atmıştım, şarkılar dönüp dururken elimle tempo tutuyor, bildiklerimin sözlerini mırıldanıyordum. Sigaraları ucuca eklemiştim, paket bitmek üzereydi. Ve sonunda beklediğim an geldi: The Cranberries'in No Need to Argue parçası başladı. Şarkı uzun değildi, o yüzden elimi çabuk tutmam gerekiyordu. Bir şeyler yazamamıştım ama umursamıyordum artık. Doğarken de mektupla doğmamıştım nasılsa.

Yavaş ve dengemi bulmaya çalışır biçimde oturduğum yerden kalkmadan yandaki dolabın en alt çekmecesine uzandım. Çekmeceyi zorlanarak açıp siyah kadife kaplı kutuyu aldım. Çekmeceyi kapatmayı düşündüm ama açık kalmasına kimsenin bozulmayacağını düşünüp açık bıraktım. Kutuyu kucağıma alıp, kadifesini okşadım usulca. Kapağını açıp Glock marka tabancayı yuvasından çıkardım. Şarşörü yerine takıp silahı elimde tarttım. Emniyet kapalıydı, dikkatlice açtım. Bardağın dibindeki son yudumu dikip sigaradan son bir nefes çektim. Namluyu şakağıma dayadım, ama aklıma bu şekilde merminin kulak boşluğumdan geçip diğer taraftan çıkabileceği geldi. Sonuç son derece sevimsiz olabilirdi. Her şeyden önce eylemim amacına varamazdı. Ancak namluyu ağzıma sokmak da çirkin geliyordu. Kafamın arkasından çıkacak kurşunun ortalığı rezil edeceği aşikardı. Hiç olmazsa sonuç daha garantiliydi. Namluyu ağzıma soktum, şarkı da sona yaklaşmıştı. Bir kaç saniye düşündüm. Düşünmek, hele böylesi bir anda iyi değildir. Caymaya eğilim artar. O yüzden hüzünlü şeyleri değil, gideceğim yerde daha mutlu ve mümkünse biraz huzurlu olacağımı düşündüm. Dostlar olmayacaktı orada, yada sevenler. Hiçlik olacaktı. Bana zarar verecek hiç bir şey olmayacaktı. Beni bulduklarında neler olacağını da düşünmedim, onların bunun olacağını düşünmedikleri gibi.

Tetik düştü. Ve de bir melek düştü gökyüzünden hiçliğin ortasına.. Yeni bir rüyanın başlayabilmesi için. Her şeyden öte, güzel bir gündü.


Eray ÇINAR; 20/03/2007

29/5/2007

Meleklere İnanmak

Uyandı. Ve bu sabah uyandığında farklı hissetti kendini; tüm hatırladığı sabahlardan daha farklı. O gece hiç kötü rüya görmemişti. Aslında hiç rüya görmemişti ama bu bile değişikti. Kalkmak istemedi yataktan, biraz daha uzanıp o tatlı uykuyu uzatmak istedi, her sabah yaptığının tersine. Ama ne gerek vardı ki? Bu sabah sadece uykusu yada uyanışı farklı değildi. Farklı bir hayata uyanıyordu adeta.

Yerinden kalkıp, yüzünü yıkamak için banyoya gitti. Aynaya bakarken gülümsüyordu ve uzun zamandır ilk kez içini ısıtıyordu gülümseyişi. Çok zamandır yüzüne kondurduğu sahte gülücüklerden birisi değildi bu. Düşüncesi içini daha bir ısıttı. Sımsıcacık bir şeylerin genzinden yüreğine aktığını hissetti.

Gözleri.. Ne zamandır sinmiş kederin yorgunluğu yoktu bu kez gözlerinde. Nasıl da canlı bakıyorlardı.. Sanki yeni başlayan bir karnavalın coşkulu kalabalığı dans ediyordu göz bebeklerinde. Evet, kesinlikle evet.. Mutluluktu bu. Nasıl da özlediğini düşündü bu bakışları. Ve neden bu kadar zaman kendini bu bakışlardan mahrum ettiğini.

Saçlarına düşen beyazlara ilk kez çok takılmadı. Nasılsa sebebini biliyordu o beyazların; yaşlılık olduğunu söylerdi herkese, ama O ne demişti? "Üzüntüden hepsi.. Nasılsa yaşlanana kadar yenisi olmayacak".. Utangaç bir ifadeye büründü ve sonunda gülüverdi. Bu kadar mı doğru olmalıydı O'nun söyledikleri.. O'ndan bir şey saklayamadığını bir kez daha fark etti. Bu, hoşuna gitti. Yanakları kızarmıştı.

Yüzüne çarptığı suyun berraklığı, günün güzelliğine karıştı. Bu sabah ilk kez bedeni kederden ve hapsolmuşluktan değil de, hapsolduğu çemberden çıkmanın mücadelesinin ve haklı zaferinin tatlı yorgunluğunu hissediyordu. Böylesini hiç hissetmemişti; ama korkmuyordu. Yıllardır ona zincir vuran korkularını sıcak bir yaz meltemi ile hiçliğe uğurlamıştı. Bedeni hafiflemişti adeta, taşımaması gereken yüklerinden kurtulmuştu. Merak etti, neden bunca zaman kendi için değil de, başkaları için yaşamıştı? Aynı soruyu kendisine O'nun da defalarca sorduğunu anımsayıp gülümsedi bir kez daha.. Ne çok gülümsüyordu bu sabah. Çok durmadı üzerinde bu sorunun, artık önemi yoktu.. Kendini hüzne hapseden o dünyayla arasındaki son köprüyü de atmıştı. Nasılsa bundan sonra böyle sorulara ve cevaplarına ihtiyacı olmayacaktı.

"Bugün ne yapsam?" diye düşündü. Ne önemi vardı ki.. Nasılsa artık acelesi yoktu. Canı ne isterse, tadını çıkararak yapabilirdi. Belki de bir film seyretmeliydi. O'nun anlattığı film geldi aklına. Ümitsiz bir adamı son anda kurtarıp ona aşık olan meleğin filmi.. Angel-A. Seyretmemişti ama sevmişti filmin hikayesini. Hele O'nun anlatışını.. Meleğinin. Bir insan bu kadar mı meleğe benzeyebilirdi?.. Hep bir meleğin kendini bulacağını düşlemesine rağmen, bunun gerçek olacağına inanmamıştı hiç. Ama sonunda olmuştu. Her şeyde O geliyordu aklına; ne demişti: "İşte bu yüzden küçük ihtimaller diğerlerinden daha kıymetlidir ve belki de ben o küçük ihtimallerin adamıyım".

Telefon çaldı.. Arayan numaraya bakarken ilk kez bir endişe ve sıkıntı kaplamadı içini. Numarayı görünce yine gülümsedi; diğerlerinden daha bir sıcak. Ve açtı telefonu:

"Seni seviyorum.."


Eray ÇINAR; 17/04/2007