« Önceki |

14/12/2007

Kurgular - 20

Hiç dokunulmamış gibi dokunulmak.. Hiç öpülmemiş gibi öpülmek.. Hiç sevilmemiş gibi sevilmek.. Hiç istenmemiş gibi istenmek.. Anlıyor musun? Anlaman mümkün değil, biliyorum. Bana yakıştıramıyorsun bunu ama öyle. Bana aynı böyle hissettiriyorsun. O yüzden diyorum sana; seni bir sen olduğun için, bir de bana hiç hissetmediklerimi hissettirebildiğin için bu kadar seviyorum belki de. Bunu okuyanlar bunun hayal olduğunu sanıyorlar. Belki de haklılar, adı üzerinde; kurgu bunlar. Ama kim bilebilir ki, hangi anlattığım gerçek, hangisi kurgu. Bırak onları, ben bile bilmiyorum. Dedim ya, deliyim. Aklımı benden sorulan hesaplara, beklenen sorunluluklara isyan ettiğim gün bıraktım bir çiçek tarlasının ortasına. O dinleniyor orada, ben deliriyorum burada. İkimiz de kendi halimizde avare.

Kimse dokunmadı bana böylesine be sevdiğim.. Sanki ellerin tenimin üzerinde değil de içinde geziyor her dokunuşunda. Öpücüklerin sadece dudaklarıma değil, kalbimin en nadide yerlerine dokunuyor her seferinde. Ben Tanrı'dan başkasının beni, her şeyimle beraber bu kadar seveceğine inanmamıştım hiç. Ve.. Ben bu kadar büyük bir arzu ile istesen, dünyalara sahip olurdun eminim; ama sen beni seçtin.

Bir kadeh, bir kadeh daha
Ölüme kadeh kaldırıyordum
Sonra sen çıkageldin
Şimdi tüm şaraplar senin için yıllanıyor
Ben de sevmeye içiyorum artık
Kabul, biraz da sevilmeye.


Seviyorum seni be kadın; ne kadar ben bilmiyorum, Tanrı bilir.. Yoksa sen de biliyor musun?


Eray ÇINAR; 26/02/2007


10/12/2007

Kurgular - 19

Hani, an olur, kelimelerin tükendiğini hissedersin.. Dilinin ucuna kadar gelir bir şeyler, ama dökülmez bir türlü oradan. Tereddüdün sebebi bellidir; ne söylersen söyle, yetersiz kalacaktır. Susarsın, yapraklarını dökmüş bir çiçek gibi..

Hani, an olur, göğsün sıkışıverir, saç diplerin kaşınmaya başlar, alnına bir ağrı saplanır, ellerin soğuk soğuk terler.. Ve sen dünyadaki herkesin kaybolup gitmesini dilersin.. Herkes gitsin; bir sen, bir ben kalayım koca gezegende. Dileğinin gerçekleşemeyeceğini kendine hatırlattığın anda kalakalırsın, tüm ordusunu savaşta kaybetmiş bir kumandan gibi..

Hani, an olur, sahip olduğun her şeyi bir parça huzur için vereceğini düşünürsün.. Aklın ve ruhun rahat bir an geçirsin yeter ki. Sorunların, sorumlulukların, kuralların; hepsinin akan nehre karışmasını istersin. Bunlardan kaçamayacağını anladığında yüreğin ezilir; ama istediğin huzurun daha nasıl bir şey olduğunu bile bilmediğini fark ettiğinde utanırsın, kabahat işlemiş bir çocuk gibi..

İşte o anlarda ne yapmak gerekir, bana söyler misin?


Eray ÇINAR; 26/02/2007
Tiflis/Gürcistan

3/12/2007

Kurgular - 18

Bana ne kadar inanıyorsun bilmiyorum. Ama “seni göğsüme yatırıp saçlarını günler boyunca okşayabilirim; başka hiçbir şey yapmadan” derken çok ciddi idim.

Düşünüyorum da, ciddi olmaktan öte bir şeydi söylediğim… Yanağın göğsüme yaslanmış, kolun boynuma sarılmış, incecik parmakların omzuma tutunmuş bir bebeğin kararlılığı ile. Bir elimle sırtını okşuyorum, diğer elimle saçlarını.. Ve kokluyorum arada saçlarını, nasıl da içime çekiyorum kokunu. Arada sevgim taşıyor, başlıyorum saçlarını ve alnını öpmeye. Batıl inançtan mıdır bilmem, gözlerini öpmek istiyorum ama araya ayrılık girer diye korkuyorum. Kıyamıyorum da sana, o kadar hafif öpüyorum ki seni uyandırmamak için.. Sen uyanıyorsun arada.. Kafanı kaldırıp puslu gözlerinle bakıyorsun bana, sanki orda olduğumdan emin olmak ister gibi. Oradayım, merak etme. Sonra rahatlamış bir şekilde, iç geçirerek tekrar yatıyorsun ve küçücük, yorgun, uykulu bir öpücük konduruyorsun göğsüme. Dünya ayrı bir küçülüyor gözlerimde o anda.. Önemsiz kalıyor her şey o öpücüğün yanında.. İçime işleyen o öpücük.. Göğsüme adını kazıyan o öpücük. Ve kulağına usulca fısıldıyorum: “Seni ölesiye seviyorum”.

İşte bundan bahsediyorum sana. Bunu değil günler, aylar, yıllar boyu yapabilirim. Ve çok ciddiyim.

Peki sen de bana “ben de seni seviyorum meleğim” der misin? Senin meleğin olmamı ister misin?

Eray ÇINAR, 25/02/2007

26/10/2007

Kurgular - 17


Sorgulamak... Nedense içimize işlemiş bir şeyleri sorgulamak. Kötü bir alışkanlık olmuş, aklımıza yerleşmiş. Hiç bir şeyi sorgulamadan kabullenemiyoruz.

Aslında çok basit cevapları var tüm soruların... Yeter ki sorgulamayı her seferinde aklımızla değil, arada işin içine yüreğimizi de koyarak yapalım.

"Neden?".. Çünkü ben öyle istiyorum.

"Nasıl?".. Ne önemi var; olması mı önemli, nasıl olduğu mu?

"Kim?".. Ben; bildiğin ben. Az biliyorsan, bildiğin kadarıyla ben.

"Ne zaman?".. Dün, bugün, yarın.

"Nerede?".. Ben nerede istersem, sen nerede istersen orada.

Sorular esasın önüne nasıl da geçiyor, değil mi? Halbuki önemli olan esasın kendisi; öyle olmasa söylenmezdi. En azından ben söylemezdim.

Duygularla ilgili kurulan hangi cümleyi sorgularsan sorgula, sonunda göreceksin ki o cümlenin tüm kıymetini hiçe sayıyorsun. Bırak, önce duy. Bir şey sorma. Sen çocuk değilsin artık; benim de çocuk olmadığımı anla. Veya beni bir çocuk say, yüreğindekileri tüm saflığıyla anlatan. Belki o zaman sorgulamadan dinlersin.

Sorgulama, duyduğunu hissetmeye çalış. Hesap yapma, direkt sonucu anlamaya çalış. Kurma, hazır kurulmuş verilen bütünü görmeye çalış.

Benden olanı, olduğu gibi kabullenebildiğin gün bazı şeylerin değiştiğini göreceksin. En azından duydukların daha da içten gelecek sana..

Sakın "kolayca inanırsam aldanır mıyım?" diye sorma kendine. Eğer böyle düşünürsen hep aradığını bulsan da farkına varamazsın. Hem zaten hayatın kendi bir yanılsama değil midir?.. Bir eksik, bir fazla farketmez. Ama gerçek olanı görememek?

Ben gerçeğim desem, bana inanır mısın?


Eray ÇINAR, 19/02/2007

 

25/10/2007

Kurgular - 16


Ne çok söyleyecek şeyimiz var aslında değil mi? Sanki yıllardır susturulmuşuz.. Sanki deliler gibi anlatmışız ama dinleyenimiz olmamış.. Ne çok şey birikmiş içimizde; ne çok şey bekler olmuş yüreğimizde, biri çıkıp onlara kıymet versin diye dua eden. Ama ne ilginçtir; ne kadar anlatırsak anlatalım karşılıklı, gene de yetmiyor. Sevda gibi, öyle uzun beklemiş ki kelimeler.. Farkında mısın, hiç bir konuyu konuşurken bitiremiyoruz. Hep bir başka konuya atlıyoruz. Birimiz diğerinin sözünü kesiyor sürekli. Ama kabalıktan değil. Beklemekten usanmışlıktan. Bir daha dinleyen bulamayız korkusundan.

Ne çok şeyim vardı anlatacak
Sonunda kelimeler bir oldu
Hep beraber
Seni aramaya çıktılar.


Belki de bu yüzden anlatmaktan vazgeçiyoruz.. Dinleyen olmadığından. Kızıyoruz; bilmiyorlar ne kadar da hevesliyiz dinlemeye. Ne anlatan var, ne dinleyen oysa ki. Ne kadar bencil bu insanlar.

Sevdanı anlatırsın, küçümserler.. Hüznünü anlatırsın, güler geçerler.. Sevincini paylaşmak istersin, yürür geçerler.. Yalnızlığını kırmak istersin, kullanırlar.. Her kelimenin, her dokunuşun, her öpücüğün, her damla gözyaşının bir bedeli olmalıdır onlar için.. Hiç bir şey karşılıksız olamaz sanki.. Oysa, karşılıksız dinleyen kıymetlidir gerçek yüreklerde. Karşılıksız anlatan özeldir.

Daha anlatacaklarım var desem, beni karşılıksız dinler misin?


Eray ÇINAR, 17/02/2007