« Önceki | Sonraki »

7/6/2007

Kurgular - 10

Hızlı adımlarla yürüdü
Onu bekleyen soğuk sonsuzluğa
Tereddüt etmedi bir an bile
Etrafındakilere baktı
Yüzünde tatlı bir gülümseme ile
"Üzülmeyin" dedi
"Yeniden doğuyorum"
Cellat sıcak ipi boynuna geçirdi
Ve kolu çekti,
Sessizlik.


Ben bir adım attım, sen de bir adım atasın diye değil; sana yaklaşmak için. Karşılık verirsin diye düşünmedim, inan. Hatta senin ne düşüneceğini bile düşünmedim; düşünsem bu adımı atmazdım belki de. Çünkü seni ne kadar zora soktuğumu biliyorum. Zordur birinden böyle bir adımı görmek, hele ki o kişinin seni sevdiğinden şüphen yoksa. Kalakalırsın, karşılık vermek istersin, ama senin adım atman öyle kolay değildir. Sanki bir uzvun mengeneye sıkıştırılmıştır ve görünmeyen birisi o mengeneyi sıktıkça sıkmaktadır. Ya bıraksınlar kurtulayım veya kopsun dersin; ama ne kurtulmak kolaydır ne de uzvundan vazgeçmek. Acı beynini kemirirken hangisinin daha iyi olacağını düşünmeye çalışırsın ama odaklanamazsın. Cellatına bırakırsın kararı isteksizce ama lanet olsun ki o da sadece işkenceyi uzatmaktadır. Ne yapacağını bilememek o anda, işte böyle acı verir.

Böyle hissedeceğini bile bile bu adımı neden attığımı sorma bana.. Benim de farklı bir acıyla iç içe olmadığımı nereden biliyorsun? Ben kurtuldum acımdan, bir an bile olsa. Bir bebek adımı yaklaştım sana. Hem bebek adımı atmak, kocaman ama yanlış adımlar atmaktan iyidir. Vaktim var, zaten beklediğim süreyi düşünürsen daha çok vaktim var.

Ben sana yaklaşırken sen bu adım karşısında ters yöne kaçabilirsin, bu ihtimali düşünmedim değil. Her ne kadar küçük de olsa bu adımıma karşılık bana yaklaşacak bir adım atma ihtimalin var; hep dediğim gibi, ben küçük ihtimallerin adamıyım. O küçük ihtimaller hep daha kıymetli benim gönlümde. Varsın, gerçek olmasınlar; ya olurlarsa?

Üzüldün; üzülme. İnsan böylesine sevdiğine kıyamaz; ben sana kıyamam. Şaşırdın; şaşırma. Sana ne zaman adım atacağımı söylemeyeceğimi söylemiştim. Sıkıldın; sıkılma. Seni sıkmak için atmadım bu adımı. Düşünüyorsun; düşünme. Ne yapacağını düşünme, hemen bir karar verme. Ne zor olduğunu biliyorum adım atmanın; o yüzden acele etme.

Ne garip değil mi? İnsan bu kadar isterken diğerini, bir adım nasıl da şaşırtıp elini bağlıyor. Halbuki hep bunu düşlemesine rağmen. İstemiyorsan da bırak, düşlerde yaşayalım. Ona da razı bu yorgun gönül.

Bu kez sana bir şey sormayacağım. Unutma; ne sen mahkumsun, ne de ben cellat.

Eray ÇINAR, 08/02/2007

7/6/2007

Kurgular - 9

Hangi düş idi aklımıza hakim olan? Hangi düş idi, gerçek olması için canımızı bile verebileceğimiz? Acaba herkesin böyle bir düşü var mıdır?

Benim pek çok düşüm var. Açıkçası hangisi için hayatımı verirdim, bilmiyorum. Çünkü her birisi ayrı ayrı öyle özel ki.. Kıymam mümkün değil hiç birisine.. Ayıramam yani diğerlerinden.

Kimi düşüm var, bir sabun köpüğü olmuşum, diyar diyar geziyorum kayıtsızca ve sonunda patlayıp evrene karışıyorum. Kimi düşüm var, olduğum yerde durmuşum, etrafımda dönen dünyayı izliyorum, koşuşturan insanlara bakıp onlar için üzülüyorum. Bir de düşüm var, o kumsaldayım, hani sana anlattığım. Onu çok sık görüyorum nedense. Her seferinde sen olmuyorsun yanımda, bazen yalnız oluyorum kumsalda, ama belli ki seni bekliyorum orada.

Bu düşler midir bizi ayakta tutan sence? Yoksa düşler sadece Tanrı'nın aklımıza oynadığı oyunlar mı? Ama kimisi gerçek oluveriyor, bu yüzden mi hepsinin bir gün gelip gerçekleşeceği umudunu taşıyoruz? Veya düşlerde, gerçek hayatta asla bulamadığımız mutlu anları bulabildiğimiz için mi onlara inanmak bizi cezbediyor? Yani, düşlerde mi yaşıyoruz aslında?

Ne çok soru sordum gene.. Ve farkındayım, neredeyse hepsi de cevapsız sorular, hani şu aklımızın içinde gezen muzur çocuk olanlardan. Ama sormak kötü sayılmaz, değil mi? Bir cevap bulamayacak da olsak, sormaya devam etmeliyiz, değil mi?

Peki sen benim gerçekleşen en güzel düşüm müsün?


Eray ÇINAR, 07/02/2007

31/5/2007

Kurgular - 8

Sessizlik diyordun.. Gerçekten kötü, değil mi? Halbuki hep kalabalıktan, boş konuşmalardan, saçma sorunlar ve sorulardan sıkılıp kendi kabuğumuzun içine kaçmak isteriz.. Ama içimizdeki sessizlik bizi ne kadar boğacak bilemeyiz. Her zaman o sessizlik huzur vermiyor galiba. Hem ben verdiği zamanı da bilmiyorum, biliyorsun. Nedense o sessizlik yüreğimizi ferahlatan, derin bir nefes alabilmemizi sağlayan türden olmuyor. Tersine, daha da boğuluyor gibi oluyoruz. Düşündüm de, ben çok uzun zamandır derin nefes alamıyorum. İster sessizlikte, ister curcunanın orta yerinde olayım. Garip miyim ben sence? Amacım kendime eziyet edip bundan farkında olmadığım bir haz mı almak? Yoksa realist olmasa da mantıklı isteklerim mi var? Sen de haklısın; ben bilmiyorsam sen nereden bileceksin.

Sessizliğin bir kötü yanı da insanın kendi sesini fazlasıyla duyabilmesi sanırım. Hep o anlarda duymak istemediklerimiz muzur çocuklar gibi tepinmeye başlar kafamızın içinde. Ne kadar kovalasak da, muzurluk yapacaklar ya, kaçar gibi yapıp geri gelir "nanik" yaparlar yüzümüze. çaresiz kaçarız tekrar o bilindik kalabalıklara, karışmaya çalışırız her zamanki kakafoniye.

Ben ne isterdim biliyor musun? Kimselerin olmadığı o kumsalda seninle baş başa olmayı.. Sessizliğin gölgesinde. Biz bile konuşmasak olur. Senin varlığın yeterli. Belki o zaman aradığım huzurdan fazlasını bulmuş olurum.. Belki o zaman senin aradığın olmuş olurum tastamam.. Belki aradığımızın "biz" olduğunu anlarız o zaman..

İstesem, benimle "biz" olur musun?


Eray ÇINAR, 06/02/2007

30/5/2007

Kurgular - 7

"Hani derler, bilirsin mutlaka; gün mahşer günü, ortalığa düşmüş seni arıyorum..."

Bu sözünün üzerine düşünüyorum söylediğinden beri. Nedir bu arayışlarla alıp veremediğimiz? Neden bazı şeyler biz istemeden çıkıp gelemez ki? Neden sonu gelmez arayışların çilesini çekeriz durmadan? Bir şey istesek, aklımızdan geçirsek ve sihirli değnek değmiş gibi karşımıza çıkıverse? Çok mu imkansız? Aslında galiba biliyorum neden çıkmaz.. Tanrı hiç bir şeyi kolaylaştırmak istemiyor bize. Hep ölümden sonraki cehennemden bahseder dururuz, ama ya cehennem burası ise?

Ben çoktandır arıyordum seni, bunu ne kadar biliyorsun ki.. Mahşer gününü bekleyemedim, hem sadece bu yaşantımda da aramadım seni. Kaç yüz yıldır aradığımı ben bile unuttum. Anla çilemin ne denli ızdırap verici ve büyük olduğunu. Benim geçmişim ve tüm eski hayatlarım adeta kazığa oturtulmuş bir adamın son saatleri gibi geçti.. Bir an evvel ölmeyi dileyen.. Acısının bitmesi için yalvaran.. Öyle çok aradım seni, öyle umutsuzca. Mahşer günü dediğin nedir ki, ben her gün cehennemi yaşadım seni ararken. Kaç kez geçtim işkence sehpalarından bilsen.. Kaç kez diri diri yandım.. Kaç kez kemiklerim kırıldı ve kaç kez canlı canlı doğrandım.. Seni ararken.. Seni.

Cehennem dediğin nedir ki? Şeytan ne kadar zalim olabilir, seni ararken çektiklerimi düşünürsen? Hem melekler ağlamaz değil mi?

Olur da ağlarsam göz yaşlarımı siler misin?


Eray ÇINAR, 05/02/2007

30/5/2007

Kurgular - 6

Tereddütler.. Cevabı olmayan sorular kadar haince yaklaşıyorlar bize. Nasıl da kemiriyorlar ruhumuzu. Biz izin verdiğimiz için mi, yoksa gönülsüz mü kapılıyoruz onlara? Düşünüyorum da, tereddütlerim yok seninle ilgili. Bu kez bir şeylerin ruhuma zarar vermesini istemediğimden veya direndiğimden değil, sen çok berraksın. Evet, bir çok soru var kafamda ama cevabını bulacağımı biliyorum hepsinin. Kimileri beni veya seni öldürecek türden olsa bile; kimsenin ölmesine izin vermeyeceğim. Evet, berraksın; krem şantili dondurmanın üstünde duran ahududu tanesi kadar görünürsün. Garip bir benzetme değil mi? Ama ben çok yiyemesem de (biliyorsun tatlı ile aram yoktur çok) çok severim o tatlıyı. Nasıl Tac Mahal bir abidedir mimaride, işte üstü krem şantili, içinde meyve ve çikolata parçaları, üstünde ise bir tane ahududu olan karışık dondurma da öyledir tatlılar içinde. Gene deli yanım hakim oldu bana galiba, seni tatlının üzerindeki ahududu ile tasvir ediyorum, komik değil mi?

Bir saniye durmuyorum seni düşünürken.. Tereddüt etmiyorum seni özlerken.. İstediğim için, böyle olduğun için. Böyle olmanı istemedim senden ama belki de diledim gizliden gizliye. Diledim, çünkü eskisin istemedim aramızdaki hiç bir şey. Aslında duygular eskimiyor, biz eskitiyoruz onları. Kolaylıkla tükettiğimizden olsa gerek. Dediğim gibi, sıradan bir yemek sonrası alışkanlık ile söylenen "eline sağlık" gibi çıkıyor ağzımızdan "seni seviyorum" çoğu zaman. Ömrü de etkisi ve hissedilişi gibi kısacık oluveriyor. Sonra da eskiyip yıprandığından bahsediyoruz ilişkilerin, duyguların. Halbuki bizleriz onları eskiten; yaratıcıları biziz bir kere, kendiliklerinden nasıl azalsınlar? Biz flu bakıyoruz hislerimize, onlar flu değil aslında. Öyle ki, gözlerimize çektiğimiz o perdeden dolayı şeffaflaşıp görünmez olduklarını sanıyoruz bir süre sonra. Oysa ki başından beri hiç kontrastları yüksek olmamış ki onların.


"Mutlu aşk yoktur
Ama bu aşk ikimizin öyle de olsa"


Bunu söylediğini anımsıyorum. Zaten mutluluğun peşinde olan kim ki? Aşkın, tüketilemeyecek olan aşkın peşindeyim ben. Senin peşindeyim.

Bir cesur şövalye
Cydonia'nın surlarında duruyor
Yüreği zırhından güçlü
Aşkını bekliyor haşmetiyle.


Ben senin şövalyen olabilir miyim, tereddütsüz?

 

Eray ÇINAR, 05/02/2007

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı